HİCRET
Bir yerden
başka bir
yere göç
etmek.
Hz.
Peygamber
(s.a.s) ve
ashabının
İslâm
devletini
kurmak üzere
Mekke'den
Medine'ye
göç
etmeleri.
Rasûlullah
Mekke'de
tebliğ
görevini
sürdürürken
Kureyşliler
de
inkârlarında
diretiyorlardı.
Peygamberimiz
tebliğ
görevini
Mekke'nin
dışına
taşırmak
istiyordu.
Bu nedenle
Taif'e
gitti.
Tâifliler de
Kureyşliler
gibi
inkârcılıkta
direnmişler
ve
Peygamberimizi
taşa
tutmuşlardı.
Peygamberimiz
onların bu
cahilce
hareketleri
karşısında
yılmamıştır.
Özellikle
hacc
mevsiminde
Mekke
dışından
gelen
insanlarla
görüşüyor
onlara
İslâm'ı
anlatıyordu.
Peygamberimiz
bir gün
Akâbe
mevkiinde
Medineli
altı kişi
ile
karşılaştı.
Onlara
Kur'ân okudu
ve İslâm'a
davet etti.
Medineliler
Peygamberimizle
konuştuktan
sonra durumu
kendi
aralarında
değerlendirdiler.
"Yahûdilerin
geleceğini
bildikleri
ve
kendisiyle
bizi
korkuttukları
peygamber bu
olmasın"
dediler.
Yahûdilerden
önce
müslüman
olmanın
gereğine
inanıp
müslüman
oldular.
Medine'de
bulunan
Yahudiler
bir
Peygamber'in
geleceğini
biliyorlardı.
Medinelilerle
aralan
açılan
Yahudiler
onlara "Bir
Peygamber
gönderilmek
üzeredir. O
Peygamber
gelince biz
ona tabi
olacağız,
İrem ve Âd
kavimleri
gibi sizin
kökünüzü.
kazıyacağız"
diyorlardı.
Akabe'de
Müslüman
olan
Medineliler
memleketlerine
gittiklerinde
bu durumu
yakınlarına
aktardıktan
bir yıl
sonra, daha
önceki
Müslümanlarla
birlikte on
iki kişilik
bir topluluk
Hacc için
Mekke'ye
geldi.
Bunlar
Peygamberimizle
görüştü ve
"hırsızlık
yapmamak,
zina
etmemek,
çocukları
öldürmemek,
iftira
etmemek,
Allah ve
Rasûlüne
muhalefette
bulunmamak
hususunda"
peygamberimize
söz verip
bey'at
ettiler.
Peygamberliğin
onüçüncü
yılında
Medineli
müslümanlardan
yetmiş iki
kişilik bir
grup hacc
için
Mekke'ye
geldiler.
Peygamberimizle
Akabe
mevkiinde
görüşmek
üzere
toplandılar.
Hz.
Peygamber
(s.a.s),
amcası
Abbas'la
birlikte
Akabe'ye
geldi. Abbas
henüz
müslüman
olmamıştı.
Ebu Talib'in
vefatından
sonra
peygamberimizle
daha çok
ilgilenmeye
başlamıştı.
Bu ilgi
kabile
bağından
ileriye
gitmiyordu.
Toplantıda
ilk
konuşmayı
Abbâs yaptı;
"Ey Hazrec
topluluğu,
bu benim
kardeşimin
oğludur.
Benim
yanımda
insanların
en
sevgilisidir.
Siz onu
tasdik
ediyor onun
getirdiklerine
inanıyor ve
kendisini
alıp
götürmek
istiyorsanız,
sizden bu
hususta beni
tatmin edici
bir söz
almak
isterim. Siz
ona
vereceğiniz
sözü yerine
getirebilecek
ve kendisini
muhaliflerinden
koruyabilecek
misiniz?
Bunu gereği
gibi
yaparsanız
ne iyi; yok
eğer
Mekke'den
çıktıktan
sonra
kendisini
yardımsız
bırakacak
rüsvay
edecekseniz
şimdiden bu
işten
vazgeçiniz,
onu
bırakımı.
Yine kavmi
arasında ve
yurdunda
izzet ve
şerefiyle
korunmuş
olarak
yaşasın."
Hz.
Abbas'tan
sonra Hz.
Peygamber
(s.a.s)
konuştu.
Bundan sonra
Medineli
müslümanlar
düşüncelerini
şöylece
açıkladılar:
"Allah'tan
getirdiklerine
bilerek ve
inanarak
sana bey'at
ediyoruz.
Biz,
Rabbımıza
bey'at
ediyoruz
Allah'ın
kudret eli
ellerimizin
üzerindedir.
Kendimizi,
oğullarımızı,
kadınlarımızı
esirgeyip
koruduğumuz
şeylerden
seni de,
esirgeyip
koruyacağız.
Eğer bu
ahdimizi
bozarsak,
Allah'ın
ahdini
bozan,
yaramaz,
bedbaht
insanlar
olalım. Ya
Rasûlallah!
Biz
ahdimizde
sadıkız".
Peygamberimiz
iki şart
ileri sürdü,
"Rabbim için
şartım: O'na
hiç bir şeyi
ortak
koşmamanız
yalnız O'na
ibadet
etmeniz,
kendinizi,
çocuklarınızı,
kadınlarınızı
esirgeyip
koruduğunuz
şeylerden,
beni de
esirgeyip
korumanızdır"
buyurdu.
Medineliler:
"Böyle
yaptığımız
zaman bizim
için ne var"
dediler.
Allah Rasûlü
de: "Cennet
var"
buyurdular.
Medineliler
"bu kârlı
alış
veriştir"
deyip Allah
Rasûlüne
bey'at
ettiler.
Mekke
müşrikleri
Akabe
bey'atlarıyla
ilgili
haberi
alınca Allah
Rasûlünü
Mekke dışına
çıkarmamak
için
önlemler
almaya
başladılar.
Bir müddet
sonra
peygamberimiz
müslümanların
Medine'ye
hicret
etmelerine
izin verdi.
İlk olarak
Cahşoğulları
hicret
ettiler.
Bunlardan
sonra Hz.
Ömer hicret
için önce
silahını
kuşandı,
Kâbe'yi
tavaf etti.
Çevrede
bulunan
müşriklere
de hicret
etmekte
olduğunu
bildirdi.
"Anasını
ağlatmak
karısını dul
bırakmak
isteyen
varsa beni
izlesin"
diyerek
büyük bir
grup sahabe
ile birlikte
hicret
etti."
Hz. Ömer'den
sonra Hz.
Hamza ve
diğer
müslümanlar
hicret
ettiler.
Hz. Ebû
Bekir de
hicret etmek
istiyordu
ancak,
Peygamberimiz
ona "acele
etme, belki
Allah sana
bir arkadaş
bulur"
diyerek
beklemesini
söyledi.
Bunun
üzerine Hz.
Ebu Bekir
iki deve
satın alıp,
hicret
edeceği günü
beklemeye
başladı.
Kureyşliler
müslümanların
Medine'de
tutunduklarını
görünce
telaşa
düştüler.
Peygamberimizin
hicretine
engel
olabilmek
için
Darü'n-Nedve
adı verilen
meclis
binasında
toplandılar.
Çeşitli
fikirler ve
düşünceler
ileri
sürerek
sonuçta Ebû
Cehil'in
düşüncesinde
karar
kıldılar.
Ebu Cehil,
her
kabileden
bir
delikanlının
seçilmesini,
bunların hep
birlikte
Peygamberimizi
öldürmelerini
teklif etti.
Böylece Abdi
Menâçoğullarının
bütün
kabilelerle
çarpışamayacağını,
kan
davasından
vazgeçeceklerini
bildirdi.
Onlar bu tip
hileler
düşünürlerken
Peygamberimiz
Hz. Ebû
Bekir'in
evine vardı.
Allah'ın
kendilerine
hicret
iznini
verdiğini
bildirerek
yol
hazırlıklarına
başlanıldı.
Mekkelilere
ait bazı
emanetlerin
sahiplerine
teslim
edilmesi ve
müşrikleri
yanıltmak
amacıyla Hz.
Ali'ye
Peygamberimizin
evinde
kalması
emredildi.
Gecenin geç
vaktinde
müşrikler
Peygamberimizin
evini
kuşattılar.
Allah Rasûlü
Kur'ân
okuyarak
Allah'a
sığınmış
böylece
müşriklerin
arasından
görünmeden
geçmiştir.
Bir müddet
sonra
müşrikler
Peygamberimizin
yatağında
yatanın Hz.
Ali olduğunu
görünce
hayrete
düşmüş ve
tuzaklarının
boşa
gittiğini
anlamışlardır.
Rasûlullah
(s.a.s) Hz.
Ebu Bekir'le
birlikte
Sevr Dağı'na
doğru yol
alıp Hıra
mağarasına
gizlendiler.
Bu dağ
Medine
tarafında
değil, Cidde
tarafında
Mekke'nin
kuzey
batısında
yer
alıyordu.
Müşrikleri
şaşırtmak
için de
böyle bir
yola
başvurulmuştu.
Müşrikler
hz. Ali'yi
ve Hz. Ebû
Bekir'in
kızı Esma'yı
sıkıştırmış
fakat bir
şey
öğrenememişlerdir.
İz sürenleri
yanlarına
aldılar;
dağ, tepe
demeden her
tarafı
aradılar.
Bir ara
mağaranın
ağzına kadar
geldiler,
mağaranın
önüne bir
güvercinin
hemen
Rasûlullah'ın
oraya
girmesinden
sonra yuva
yaptığını,
örümceğin ağ
örttüğünü
görünce
Allah
Rasülünün
mağarada
gizlenmesinin
mümkün
olabileceğini
düşünemediler.
Elleri boş
olarak geri
döndüler.
Hz.
Peygamber
(s.a.s) ile
Hz. Ebu
Bekir bu
mağarada üç
gün
kaldılar.
Hz. Ebu
Bekir'in
oğlu
Abdullah ve
kızı Esma
onlara yemek
taşıdılar.
Hz. Ebu
Bekir'in
çobanı da
koyunlarını
Abdullah'ın
geçtiği
yerlere
sürerek
izlerini
silmeye
çalıştı. Yol
Kılavuzu
Uraykıt
Peygamberimiz
ve Hz.
Ebubekir'in
bineceği
develeri
getirdi.
Peygamberimiz
devenin
ücretini Ebu
Bekir'e
ödeyerek
yola
koyuldular.
Yolculukta
geceleri yol
alıyor,
gündüzleri
gizleniyorlardı.
Kureyşliler,
Peygamberimizi
bütün
uğraşlarına
rağmen
bulamayınca
şaşkına
döndüler.
Onu bulana
yüz deve
vereceklerini
vadettiler.
Bu ödül
herkesi
heyecanlandırdı.
Yüz deveye
sahip
olabilme
ümidiyle her
tarafı
aramaya
başladılar.
Her yöne
haberciler
gönderildi.
Bu
habercilerden
birisi de
Süraka'nın
yurduna
gelmişti.
Onlar da
Allah
Rasûlünü
bulabilmek
ve yüz
deveye sahip
olabilmek
için fırsat
kolluyorlardı.
Bir gün
adamın
birisi üç
kişilik bir
yolcu
kabilesinin
gitmekte
olduğunu
gördü. Bunu
bir
toplulukta
anlattı.
Süraka
uyanık bir
kimse idi.
Adamı
yanıltmak ve
sözü kesmek
için onlar
falancalardır
dedi. Adam
da kesin bir
şey
bilmediğinden
susmak
zorunda
kaldı. Bunun
üzerine
Süraka evine
geldi. Atını
ve oklarını
hazırladı.
Belirtilen
yöne doğru
hızla yol
almaya
başladı.
Süraka kısa
bir müddet
sonra
Peygamberimiz
ve Hz. Ebû
Bekir'e
yetişti.
Onlara
"bugün seni
benden kim
kurtarabilir"
diye
bağırdı.
Peygamberimizin
duasıyla
Süraka'nın
atının ön
ayakları
kuma
gömüldü.
Böylece
Allah bu
kutsî Medine
yolculuğunda
Rasûlünü
yalnız
bırakmamış
ve onu
tehlikelere
karşı bir
kez daha
korumuştu.
Atının kuma
gömülmesi
sonucunda
gerçeği
anlayan
Süraka
affını rica
etti.
Peygamberimiz
de ona dua
ederek
affetti.
Süraka
minnet
altında
kalmak
istemiyordu.
Peygamberimize
ikramda
bulunmak
istiyordu.
Peygamberimiz
de onun hiç
bir ikramını
kabul etmek
istemedi.
İkramının
kabul
edilebilmesi
için
müslüman
olmasının
gerektiğini
öğrendi ve
müslüman
oldu.
Kureyş'in
vadettiği
yüz deveye
sahip olmak
isteyenlerden
birisi de
Büreyd idi.
O da kendi
kabilesinden
yetmiş atlı
ile yola
çıkmış,
Peygamberimize
yetişmişti.
Ancak bütün
gayretlerine
rağmen
muvaffak
olamamış
sonuçta
Büreyd'e
İslâm tebliğ
edildi.
Büreyd ve
yanındakiler
müslüman
oldular.
Büreyd,
peygamberimizin
Medine'ye
bayraksız
girmesinin
uygun
olmayacağını
düşünerek,
başından
sarığını
çıkardı,
mızrağının
ucuna
bağladı,
böylece
Medine'ye
kadar
Peygamberimizin
bayraktarlığını
yapmış oldu.
Peygamberimizin
Mekke'den
çıktığını
duyan
Medine'deki
müslümanlar
yolları
gözlüyorlardı.
Her gün
güneşin
doğumundan
önce Harra
mevkiine
çıkıyorlar,
sıcak
bastırıncaya
kadar
bekliyorlardı.
Bir gün
Yahudi'nin
birisi bir
işiyle
ilgili
olarak
yüksek bir
kuleye çıkıp
etrafı
gözetlemeye
başlamıştı.
Peygamberimizin
ve
arkadaşlarının
gelmekte
olduğunu
gördü.
Kendisini
tutamayarak
heyecanla "
ey Arap
topluluğu!
İşte
nasibiniz,
devletliniz,
beklediğiniz
ulu kişiniz
geliyor"
diyerek
Rasûlullah'ın
geldiğini
onlara haber
verdi.
Medineliler
yollara
dökülüp
Peygamberimizi
karşıladılar.
Peygamberimiz
burada bir
müddet kaldı
ve Kuba
Mescidi'ni
inşa
ettirdi. Hz.
Ali de
Kuba'da
Rasûlulah'a
yetişti.
Süheyb b.
Sinan da
hicret etmek
için yola
çıkmıştı.
Kureyşliler
onun yolunu
çevirdiler,
göndermek
istemediler.
Süheyb,
biriktirdiği
bütün
serveti
Kureyşlilere
bırakmak
şartıyla
yoluna devam
etti.
Peygamberimiz
bir kaç gün
sonra
Medine'ye
hareket
etti.
Hareketinden
önce
Neccâroğullarına
kendisini
Medine'ye
götürmeleri
için haber
gönderdiği
de rivayet
edilmektedir.
Abdulmuttalib'in
annesi
Neccaroğullarının
kızıydı.
Dolayısıyla
Neccaroğulları
Abdulmuttalib'in
dayıları
oluyordu.
Neccaroğulları
Peygamberimizi
Medine'ye
götürdüler.
Halk
Peygamberimizi
ağırlamak
için can
atıyordu.
Allah Rasûlü
hiç kimseyi
kırmak
istemiyordu.
" Devenin
yolunu
açınız.
Nereye
çökeceği ona
buyrulmuştur"
diyordu.
Deve boş bir
araziye
çöktü.
Peygamberimiz
bu araziye
akrabalarından
kimin evinin
yakın
olduğunu
sordu.
Böylece
Neccaroğularından
Ebu Eyyûb
El-Ensâri'nin
evine
misafir
oldu.
Hz.
Peygamber
(s.a.s)'in
Medine'ye
gelişi
Medineli
mü'minleri
büyük bir
sevince
boğdu.
Bütün
mü'minler,
evlerinin
damına
çıkmış;
gençler ve
hizmetçiler
yollara
dökülmüşler
"Yâ
Rasûlallah!
Yâ Muhammed!
Yâ
Rasûlallah!"
diyerek
bağırıyorlardı.
(Müslim,
Sahih, VIII,
237).
Çocuklar ve
hizmetçiler,
yollarda ve
damlarda
"Rasûlullah
geldi!
Allahû
ekber!
Muhammed
geldi!
Allahû
ekber!
Muhammed
geldi!
Allahu
ekber,
Muhammed
geldi!
diyorlar,
Habeşliler
de,
sevinçlerinden
kılıç kalkan
oynuyorlardı
(Ebû Davud
Sünen, II,
579)
Kadınlar ve
çocuklar,
hep bir
ağızdan:
"Vedâ
tepelerinden
dolunay
doğdu bize!
Allah'a
yalvaran
oldukça,
şükür etmek
gerekir
halimize, Ey
bize
gönderilen
Peygamber!
Sen boyun
eğmemiz
gereken bir
emr ile
geldin bize"
diye şiirler
okuyorlardı
(Semhudî,
Vefaü'l-Vefa,
I,187,
Halebi
insanü'l-Uyun,
II, 58).
Berâ' b.
Âzib:
"Peygamber
(s.a.s)
Medine'ye
gelince,
Medinelilerin
Rasûlullah'a
sevindikleri
kadar hiç
bir şeye
sevindiklerini
görmedim
demiştir.
Enes b.
Mâlik de:
"Ben,
Rasûlullah'ın
Medine'ye
girdiği
günden daha
güzel, daha
parlak bir
gün
görmedim"
der (İbn
Sâ'd,
Tabakat, I,
233, 234).
Rasûlullah
Medine'ye
varınca
mü'minlerin
her biri
kendi evinde
ağırlamak
istediler ve
bu konuda
yarışırcasına
hareket
ettiler.
Rasûlullah'ı
misafir
edebilmek
için
devesinin
önüne
geçiyorlardı.
Efendimiz
onlara
"Devenin
yolunu
açınız!
Nereye
çökeceği ona
emir
buyurulmuştur"
diyordu
(Semhûdî-Vefâü'l-Vefâ,
I,183).
TARIHTE
HICRET: HZ.
İBRAHIM
(A.S)'IN
HICRETI:
Hz. İbrahim,
kendi
kavmine
Allah'ın
dinini
anlatmada
hiç bir
engel
tanımamış,
Nemrut'un
zorbalığına
boyun
eğmemiş, bir
bir
işkencelere
maruz
kalmasına
rağmen
yolundan
dönmemiştir.
Fakat O'nun
bütün
gayretleri
bir netice
doğurmamış
ve toplumunu
küfür
bataklığından
çekip
almamıştır.
Artık netice
belli
olmuştur;
kavmi kendi
doğrultusunda
gitmektedir.
Hz. İbrahim
de tevhid
üzere yoluna
devam
etmektedir.
Hz. İbrahim
kavminin
iman
etmesine
imkân ve
ihtimal
kalmadığını
anlarınca,
sapıklık ve
küfür
diyarından
uzak kalmak
amacıyla,
her şeyiyle
yalnız
Allah'a
kulluk
edebilmek
için hicret
etmiştir
(Elmalılı
Muhammed
Hamdi Yazır,
Hak Dini
Kur'ân Dili,
II, 1437).
Hz.
Peygamber
(s.a.s) de
şöyle
buyurmuştur:
"Her kim
diniyle bir
yerden bir
yere hicret
ederse,
gittiği yer
bir karşı
yer de olsa
Cennet'te
İbrahim ve
Muhammed
(s.a.s) onun
arkadaşı
olur."
ASHAB-I
KEHF'IN
HICRETI:
Batıl
düzenler,
gerçekten
Hakk'a
inananlara
hayat hakkı
tanımak
istemezler.
Onlar
gerektiğinde
bütün zulüm
mekanizmalarını
inananların
aleyhine
çalıştırmaktan
geri
durmazlar.
Çünkü,
yarasanın
ışıktan
ürktüğü
gibi, onlar
da
inananların
gerçekleri
ve mutlak
doğruları
gözleri
önüne
sermeleri
böylece
kendi
menfaatlerinin
ortadan
kalkmasından,
ilahlık
davalarının
sahteliğinin
ortaya
çıkmasından,
sömürü
çarklarının
durmasından
endişelenirler,
korkarlar.
Tarih
boyunca
inananlara
zâlim
düzenler
eliyle
yapılan
zulüm, baskı
ve şiddetin
asıl nedeni
budur. Bugün
yeryüzünün
her
bölgesinde
müslümanlar
üzerindeki
baskı ve
terör bundan
kaynaklanmaktadır.
Kur'ân-ı
Kerîm
Ashab-ı
Kehf'ten:
"Rablerine
inanan
gençler"
(el-Kehf,
18/13)
olarak söz
etmektedir.
Bunun
üzerine;
"Allah da
onların
hidayetlerini
artırmıştı".
Ashab-ı
Kehf'in,
kavimleri
Allah'tan
başka
tanrılara
taptıkları
için
onlardan
uzaklaşmalarını
Kur'ân
övgüyle
anlatmaktadır.
Onlar bu
davranışlarıyla
doğru yolu
bulman ve
Allah'ın
rahmetine
kavuşmayı
gaye
edinmişlerdi.
"... Şunlar,
şu bizim
kavmimiz,
Ondan
(Allah'dan)
başka
tanrılar
edindiler.
Bunların
üzerine bari
açık bir
delil
getirseydiler
ya? Artık
yalan yere
Allah 'a
karşı iftira
edenlerden
daha zâlim
kimdir?"
dediklerinde,
onların
kalplerini
(sabır ve
sebat ile
hakka)
bağlamıştık."
(Birbirlerine
şöyle
demişlerdi):
"Madem ki
siz onlardan
ve Allah'tan
başka tapmış
olduklarından
ayrıldınız,
o halde
mağaraya
(çekilip)
sığının ki;
Rabbiniz
size
rahmetinden
genişlik
versin,
işinizden de
size fayda
hazırlasın "
(el Kehf,18/
14,16)
Böylece
onlar, zâlim
bir toplum
içinde
yaşayıp,
dinlerini
açığa
vuramamaktansa
mağaraya
çekilip
orada
inançlarını
yaşamayı
tercih
etmişler ve
son derece
az oldukları
için, mevcut
düzene karşı
duramayacaklarını
anlamış
bulunuyorlardı.
HABEŞISTAN'A
HICRET:
İslâm'ın ilk
yıllarında,
sahabîlerin
önemli bir
kısmına ve
özellikle
zayıf ve
kimsesizlere,
"Rabbiniz
Allah'tır"
demeleri
nedeniyle
sayısız
zulümler
uygulanıyor,
dinlerinden
vazgeçirmeleri
için onlara
büyük
baskılar
yapılıyordu.
Peygamber
Efendimiz,
sayıları
yüzü bulan
sahabiye
Habeşistan'a
hicret
etmelerini
tavsiye
etti. Orada
kendilerini
himaye
edecek iyi
niyetli bir
hükümdarın
varlığından
söz etti.
Bunun
üzerine
Habeşistan'a
iki defa
hicret
edildi.
Mekke o
sıralarda
gerçekten
İslâm gibi
eşsiz,
tevhide
dayalı yüce
bir inanç ve
hayat
düzenini
kabul
edenler için
ağır
şartları
bulunan bir
ortamdı.
Habeşistan'da
da İslâmî
bir düzenin
varlığından
söz
edilemezdi
ama. en
azından
orada dini
hürriyet
vardı ve
zulüm yoktu.
Diğer
taraftan
İslâm ülkesi
diyebileceğimiz
bir yerin de
varlığı söz
konusu
değildi.
Henüz böyle
bir
teşebbüse
girebilmek
için gerekli
şart ve
imkanlardan
da
müslümanlar
tamamıyla
mahrum
bulunuyorlardı.
Bu nedenle
Dârü'l- Küfr
olan
Mekke'yi
bırakıp
Darü'l-Emin
(güven
ülkesi)'e
göç için bir
izin
verilmiş
oluyordu...
HICRETIN
HÜKMÜ:
Kur'ân'ın
bir çok
âyeti
hicretten,
hicretin
gereğinden,
hicret
edenlerden
ve
etmeyenlerden...
söz eder.
Hicretin ne
denli önemli
olduğuna şu
âyetler
gayet açık
bir şekilde
işaret
etmektedir:
"Öz
nefislerinin
zâlimleri
olarak
canlarını
alacağı
kimselere
melekler
derler ki:
"Ne işte
idiniz?"
Onlar: "Biz
yeryüzünde
dinin
emirlerini
uygulamaktan
aciz
kimseler
idik"
derler.
Melekler de:
"Allah'ın
arzı geniş
değil miydi?
Siz de
oradan
hicret
etseydiniz
ya" derler.
İşte onlar
böyle.
Onların
barınakları
Cehennemdir.
O ne kötü
bir yerdir.
Erkeklerden,
kadınlardan,
çocuklardan
zayıf ve acz
içinde
bırakılıp da
hiçbir
Çareye gücü
yetmeyen ve
(hicret)
için bir yol
bulamayanlar
müstesna"
(en-Nisâ,
4/97, 98).
Bu âyetlerin
iniş sebebi
hakkında İbn
Abbas (r.a)
şunu
nakletmektedir:
"Peygamber
(s.a.s)
zamanında
bazı
müslümanlar
müşriklerle
birlikte
durup
onların
sayılarının
artmalarına
neden
oluyorlardı.
(savaş
sırasında)
ok, onlardan
bazılarına
isabet
edebiliyor
veya boynu
vurulup
öldürülebiliyordu.
Bunun
üzerine bu
ayetler
nazil oldu.
Yine İbn
Abbas
(r.a.)'ın
rivayet
ettiğine
göre; bir
kısım
Mekkeliler
İslâm'a
girmiş,
fakat
müslümanlıklarını
açığa
vurmamışlardı.
Bedir savaşı
gününde
müşrikler
onları da
beraberlerinde
savaşa
götürdüler
ve bazıları
bu savaşta
öldü.
Müslümanlar
bunun
üzerine:
"Bizim
arkadaşlarımız
müslüman
idiler,
savaşa zorla
sokuldular"
deyip,
onlara
Allah'tan
mağfiret
dilediler.
Bunun
üzerine bu
âyetler
nazil oldu"
(İbn Kesîr,
Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim,
I, 542).
Demek ki
mü'minler,
bu gibi
durumlarda
"biz İslâm'ı
ayakta
tutamayacak
kadar zayıf
kimseler
idik"
demekle
kendilerini
kurtaramayacaklardır.
Çünkü bunlar
İslâm'ı
tamamiyle
yaşayabilmek
için
herhangi bir
teşebbüste
bulunmamışlar
ve böylece
"kendilerine
zulm
etmişlerdir"
fakat,
gerçekten
hicret
edemeyecek
durumda
bulunan
zayıf
kimseler
bundan
müstesnadır.
Bu âyetler,
müşrikler
arasında
bulunup da
dinini
ayakta
tutamayan
herkesi
kapsamaktadır.
Hicret
edebilecek
durumda olup
da hicret
etmeyenlerin,
kendi
nefislerine
zulmetmiş
oldukları ve
bu ayetin
hükmüne
göre, haram
işledikleri
icmâ ile
kabul
edilmiştir
(İbn Kesîr
Tefsîr, I,
542). Bu
hüküm
kıyamete
kadar
bakîdir ve
genel bir
hükümdür.
Herhangi bir
durum onu,
dinini
yaşayabileceği,
inancının
gereklerini
yerine
getirebileceği
Darü'l-İslam'a
hicret
etmekten
alıkoymaz.
Hanbelî
hukukçulara
göre bir
kimsenin,
Darü'l-
Harp'te
dinini açığa
vurup
yaşayabiliyor
bile olsa,
müslümanların
sayısını
çoğaltmak ve
cihada
katılabilmek
için
Dârü'l-İslâm'a
hicret
etmesi
sünnet olur.
Hanefi
mezhebinde
ise küfür
diyarından
İslâm
diyarına
hicret etmek
vaciptir.
Şâfiîlerden
el-Mâverdî'ye
göre de,
müslüman
herhangi bir
küfür
beldesinde
dinini açığa
vurabiliyorsa,
orası onunla
Daru'l-İslâm
olmuş olur.
Orada
durmak,
hicret
etmekten
daha iyidir.
Çünkü
böylelikle
kendisinden
başkalarının,da
İslâm'a
girmeleri
umulabilir.
Ancak
el-Mâverdî'nin
bu
görüşüyle,
konu ile
ilgili
olarak
Darü'l-Harp'ta
kalmayı
haram kılan
ayet ve
hadisler
arasındaki
aykırılık
açıktır.
Hicret
hükmü,
Darü'l-Harp'te
müslüman
olup oradan
uzaklaşabilecek
güçte olan
herkes için
geçerlidir
(eş-Şevkânî,
Neylü'l-Evtâr,
VIII, 28,
29).
Darü'l-Harp'ten
hicret
etmenin,
herhangi bir
ma'siyetin
işlenmesi
veya
herhangi bir
emrin yerine
getirilmemesi
veya İslâm
devlet
başkanının
istemesiyle
vacip
olacağı
konusunda
icmâ' vardır
(eş-Şevkânî,
a.g.e.,
VIII, 29).
Kişi "ben
hicret
edeceğim
ama,
gideceğim
yer
tanımadığım,
yabancısı
olduğum bir
yerdir.
Acaba orada
geçimimi
sağlayabilecek
miyim? Sonra
ne zaman
geleceği
bilinmeyen
ölüm, beni
yolda
yakalarsa
hicret etmiş
sayılabilir
miyim..."
gibi bir
takım
düşünceleri
içinden
geçirebilir.
Ancak bunlar
yersiz
düşüncelerdir.
Çünkü: "Kim
Allah
yolunda
hicret
ederse,
yeryüzünde
gidecek,
barınacak
bir çok
yerler
bulur,
genişlik de
bulur. Kim
evinden
Allah ve
Rasûlüne
muhâcir
olarak çıkıp
da sonra
yolda
ölürse, onun
mükâfatı
Allah'a
aittir
(en-Nisâ,
4/100). Bu
bakımdan ne
rızık
endişesi ne
de "yolda
ölüm"
düşüncesiyle
farz olan
hicretten
geri
kalamaz.
Yeryüzü
iman-küfür
mücadelesinin
alanıdır. Bu
mücadelede
kimi zaman
iman bazan
da küfür
egemen
olmuştur.
Mü'minler
İslâmî
kimliklerini
yitirdikleri,
imanî
zaaflara
düştükleri,
İslâmi
ilimlerin
yeterince
tahsil
edilmediği
ve cehaletin
yaygınlaştığı
dönemlerde
küfür
İslâm'a
gâlib
gelecektir.
İslâmî
ilimlerin
çok iyi
bilindiği,
İslâm'ın
yaşandığı,
imanın kalb
atışlarında
bile
hissedildiği
dönemlerde
ise kuşkusuz
İslâm egemen
olacaktır.
İslâm'ın ve
küfrün
egemenliği
ya da
şeytana
zaman zaman
fırsat
verilmesi
insanın ve
yeryüzünün
kanunu
hükmündedir.
Dolayısıyla
mü'minler
İslâm'ın
egemen
olmadığı
toplumlarda
yaşama
durumunda
kalabilirler.
Bundan
dolayı
hicret zaman
zaman
gündeme
gelebilir.
Hicret
dönemi asla
kapanmaz,
Mekke'nin de
fethinden
sonra hicret
gündeme
getirilemez;
hicret
tarihin
belirli bir
dönemine ait
bir olay
değildir.
Hicret
süreklilik
arzeder ve
kıyamete
kadar
kaimdir.
Mekke'nin
fethedildiği
gün
Abdurrahman
b. Safvan
(r.a)
babasını
getirerek,
Rasûlullah'a
babasının da
hicret
sevabından
payını
almasını
istediğini
bildirdi.
Bunun
üzerine
Peygamber
Efendimiz:
"Artık
hicret
yoktur" diye
cevap verir.
Rasûlullah'ı
bu konuda
yumuşatmak
amacıyla,
amcası Hz.
Abbâs'ın
yanına gider
ve bu konuda
kendisine
yardımcı
olmasını
ister. Hz.
Abbâs
.(r.a),
Peygamber
(s.a.s)'e
"Allah
aşkına kabul
et" derse
de, Hz.
Rasûlullah
şu cevabı
verir: "
Amcamın
yeminini
yerine
getiririm,
ama hicret
yoktur"
Hadîsin
râvilerinden
olan Yezid
b. Ziyâd:
"Halkı
İslâm'ın
egemenliği
altına
girmiş
bulunan bir
yerden
hicret
edilemez,
demek
istiyor"
diye hadisi
açıklamıştır
(İbn Mace
Keffâret).
Burada
görüldüğü
gibi
Mekke'den
hicret etmek
artık söz
konusu
değildir.
Çünkü,
hicretten
maksat
gerçekleşmiş
bulunuyor.
Artık
Mekke'nin
kendisi
fethedilmek
suretiyle
Darü'l-İslâm
olmuş ve
İslâm'ın
bütünüyle
hayata
yansıyacağı
bir yer
haline
gelmiştir.
Allah'tan
başka hiçbir
varlığın
hâkimiyetinden
söz
edilemeyecektir.
Diğer bir
kısım
hadislerde
ise,
hicretin
sürekliliğinden
söz
edilmektedir:
"Kâfirlerle
savaşıldıkça
hicretin
sonu
gelmeyecektir
(eş-Şevkânî
a.g.e.,
VIII, 27).
"Hicretten
sonra hicret
olacaktır.
Yeryüzünün
en
hayırlıları,
Hz.
İbrahim'in
hicretini
kendisine
örnek
alanlardır"
(Ebû Davûd,
Cihad).
Bu
hadislerden
anlaşıldığına
göre, İslâm
hâkim olduğu
bir yerden
hicret
etmenin farz
veya vâcib
olması söz
konusu
değildir.
Ancak
Darü'l-Harb'den
Darü'l-İslâm'a
hicret
etmemin
vucûbu
kıyamete
kadardır.
Ebu Bekr
İbnü'l-Arabî:
"Hicret,
Peygamber
(s.a.s)
zamanında
farz idi.
Kendi dini
veya nefsi
için korkusu
olan herkese
farz olarak
devam
etmektedir.
Kesilen
hicret
Mekke'nin
fethinden
sonra,
Mekke'den
Medine'ye
olan
hicrettir"
(eş-Şevkânî
a.g.e.,
VIII, 29)
der.
Hicretin
hayata
yansımasında
genel
etkenlerden
biri de
İslâm devlet
başkanıdır.
Halife,
mü'minlerin
bir yerden
bir yere
hicret
etmelerini
isteyebilir.
Mü'minler de
buna aymak
zorundadırlar.
Zira
müslümanlar
Halifenin
İslâm'a
muhalif
olmayan
bütün
emirlerine
uymak
zorundadırlar.
Hilafet,
İslâm'ın
bütün
hükümlerinin
direkt ya da
dolaylı
olarak
bağlantılı
olduğu bir
müessesedir.
Peygamber
Efendimiz,
bazan büyük
kalabalıkları
bile hicret
edip
etmemekle
serbest
bırakmıştır.
Gönderdiği
askerî
müfreze
(seriyye)
kumandanlarına
verdiği
tâlimât
arasında
şunları da
görmekteyiz:
".. Onları
İslâm'a
davet et.
Kabul
ederlerse,
sen de bunu
kabul et ve
onlarla
savaşma.
Sonra
bulundukları
yerden
muhâcirlerin
yurduna
hicret
etmelerini
iste. Bunu
yaptıklarında
do
muhacirlerin
leh ve
aleyhlerinde
olanın,
kendilerinin
de leh ve
aleyhlerine
olacağını
bildir. Eğer
hicret
etmeyecek
olurlarsa,
durumlarının
bedevî
müslümanların
aynısı
olacağını
onlara
bildir.
Onlara
mü'minlere
uygulanan
Allah'ın
hükümleri
uygulanacok,
ancak
müslümanlarla
birlikte
cihada
katılmadıkça
fey' ve
ganimetten
pay
alamayacaklardır"
(İbn Kesîr,
Tefsîr, III,
329).
Hicretin
devlet
politikasında
önemli bir
yeri
olmalıdır.
İslâm
Devleti,
durumuna
göre
hicretle
ilgili bir
takım
düzenlemelere
girişmek
zorundadır.
Bu gibi
istisnâî
durumların
maksat ve
nedenleri
araştırıldığında
bazı
zümrelerin
bundan
istisna
edilmesi de
tamamen
toplumun
iyilik ve
hayrıyla
yakından
ilgilidir.
Mesela:
Müzeyne,
Medine'nin
35 km.
uzağındaydı
ve yüzlerce
savaşçıya
sahipti.
Bunların
bulundukları
topraklarda
bırakılması,
İslâm Devlet
topraklarını
genişletme
maksadını
taşıyordu.
Bunların
İslâm
ülkesine
hicret
etmeleri
birçok
iktisâdî
zorlukların
doğmasına
neden olacak
ve
terkedilmiş
verimli
topraklar ve
sular,
yabancıları
ve belki de
İslâm
düşmanları
tarafından
işgal
edilecekti
(Muhammed
Hamidullah,
İslam
Peygamberi,
II, 277,
278). Bu
bakımdan
Peygamber
Efendimiz
İslâm
devleti
sınırlarının
genişlemesi
ve
müslümanların
savaş
gücünün
artırılması
noktasından
hareket
etmiş ve
duruma göre
hicret
üzerinde
durmuştur.
Hicretin
diğer bir
amacı da;
İslâm
devletinin
gücünü
arttırmaktır.
HICRET
EDENLER VE
ECIRLERI:
Allah (c.c)
için yapılan
her hareket,
tavır ve
söz'ün
karşılıksız
kalması
mümkün
değildir.
Allah için
bulunduğu
yeri, bin
bir zorluk
altında terk
eden ve
bununla
İslâm'ı daha
iyi
yaşamayı,
Allah'a daha
mükemmel bir
şekilde
kullukta
bulunmayı
amaçlayan
bir kimsenin
eli boş
döndürülmesi
düşünülemez.
Allah (c.c)
Kur'ân-ı
Kerîm'de,
hicret
edenlere
müjdeler
vermektedir:
"Muhakkak
iman
edenler,
hicret
edenler ve
Allah
yolunda
cihad
edenler,
işte onlar,
Allah'ın
rahmetini
umabilirler"
(el-Bakara,
2/ 219;
et-Tevbe,
9/20).
"Muhacir ve
ensardan
daha önce
iman etmiş
olanlarla
(sonradan)
onlara ihsan
ile
uyanlardan
Allah razı
olmuştur. Ve
onlar da
Allah (ın
kendilerine
verdiği
nimet ve
sevap)dan
razi
olmuşlardır.
Onlar o
cennetlerde
ebedî
kalıcıdırlar"
(et-Tevbe,
9/100).
"(Kendilerine)
Zulmettikten
sonra Allah
yolunda
hicret
edenleri
dünyada iyi
bir şekilde
yerleştireceğiz
elbette,
ahiretteki
ecir (leri)
ise daha
büyüktür.
Keşke ölmüş
olsalardı"
(en-Nahl,
16/41).
Amr b. el-Âs
(r.a),
Rasûlullah'a
kendisinin
günahlarının
affedilmesi
şartıyla
bey'at
edeceğini
söyleyince,
Rasûlullah'tan
şu cevabı
aldığını
anlatmıştı:
"Sen
İslâm'ın
kendisinden
(yani kişi
müslüman
olmadan)
önce işlemiş
günahları
yok ettiğini
bilmiyor
muydun?
Hicretin ve
haccın da
aynı şekilde
(bunlar
yapılmadan
önce)
işlenmiş
günahları
silip
süpürdüğünü
bilmiyor
muydun?"
Allah, bütün
yeryüzünün
ve tüm
kâinatın
biricik ve
mutlak
sahibidir.
Bütün varlık
âlemini
insan için
yaratan ve
onları
insanın
emrine veren
Allah'tır.
İnsan ise;
kendisine
kulluk
etmek, İslâm
düzenini
gerekleriyle
birlikte,
noksansız
olarak
yaşamak için
yaratılmıştır.
Bundan yüz
çevirenleri
cezalandıracak,
sudan
bahanelerle
ibadetten
geri
kalanların
mazeretlerini
kabul
etmeyecektir.
Ve bu
mazeretler
onları kendi
nefislerine
zulüm etmiş
olmaktan"
kurtaramayacaktır.
Bu konuda
Allahu Teâlâ
kullarına
şöyle
seslenmektedir:
"Ey inanmış
olan
kullarım,
muhakkak,
benim mülküm
olan yeryüzü
(çok)
geniştir. O
halde (şuna
buna değil
de) yalnız
bana ibadet
edin
(el-Ankebût;
29/56).
Bu ayetin,
İslâm'ı
açıkça
yaşayamayan
Mekkeli,
güçsüz bir
kısım
müslüman
hakkında
nazil olduğu
bildirilmektedir.
Bu ayet,
Allah'ın
inanan
kullarına,
dinlerini
açığa vurup
yaşayamadıkları
bir yerden,
onu kolayca
yaşayabilecekleri
başka bir
yere hicret
etmeleri
için bir
emirdir.
Rasûlullah
(s.a.s)
şöyle
buyurmuştur:
"Memleketler,
Allah'ın
memleketleridir.
Kullar da
Allah'ın
kullarıdır.
Nerede hayır
bulursan
orada yerle"
( İbn Kesîr,
Tefsirü'l-Kur'âni'l
Azim,
II,14).
Bütün
insanlar
Allah'ın
kuludur ve
yeryüzü de
Allah'ındır,
bütün
genişliğiyle
yalnız
onundur. Arz
bütün
insanları
içine alacak
kadar
geniştir. O
halde insan
bulunduğu
yerde
dininî,
bütünüyle
Allah'ın
emirlerini
yaşayamıyor,
bu konuda
zorluklarla
karşı
karşıya
bırakılıyor,
Allah'tan
başka her
şeye ve
herkese kul
olması için
zorlanıyor
ve bu telkin
yapılıyorsa
orası
müslümanın
yaşayabileceği
yer
değildir.
Yaşayabileceği
yeri aramalı
ve
bulmalıdır.
"Bütün
yeryüzü
Allah'ın
olduktan
sonra, onun
Allah
indinde en
çok sevileni
kullarının
yalnız
kendisine
ibadet
ettikleri
yerdir."
İslâm'da hiç
bir şey
putlaştırılamaz,
isterse, bu
içinde doğup
büyüdüğümüz,
yakınlarımızın
malımızın,
ticaretimizin,
acı tatlı
her türlü
hatıralarımızın
ve daha nice
güzel
şeylerimizin
bulunduğu
yer olsun.
Müslüman
nerede
inancını
yaşayabiliyorsa,
vatanı
orasıdır.
"Kişinin
bulunduğu
memlekette
yalnız
Allah'a
ibadet etmek
kolay olmaz;
dinini açığa
vurmakta
zorluklarla
karşılaşır,
daralırsa,
orada
bağlanıp
kalmamalı,
ibadetlerini
serbest
yapabileceği
yere
gitmelidir.
Hicret edip
o darlıktan
genişliğe
çıkmak için
ne
gerekiyorsa
yapmak ve
Allah'a
kulluk etmek
mü'minin
prensibi
olmalıdır"
(Elmalı,
U.H. Y. Hak
Dinî Kur'ân
Dili, V,
3790). |
|
|
|