BEDİR GAZVESİ
İslâm
devletinin
Medine'de
kurulmasından
sonra
müslümanlarla
müşrikler
arasında
meydana
gelen ilk
savaş. Bu
savaşa,
yapıldığı
kasabanın
adıyla
anılarak,
Bedir
Gazvesi
denilmiştir.
Bedir
kasabası
Medine'nin
120 km.
kadar
güneybatısında
ve Kızıl
Deniz
sahiline 20
km.
uzaklıktadır.
Bedir,
Mekke'den
gelip
Medine'den
geçerek
Suriye'ye
kadar uzanan
yol üzerinde
olup,
Mekke-Medine
arasındaki
konak
yerlerinden
biri idi.
Bedir halkı
kasabalarına
uğrayan
ticaret
kervanlarına
verdikleri
hizmetler
karşılığında
elde
ettikleri
kazançlarla
geçinirlerdi.
Ayrıca her
yıl Zilkade
ayında
burada
kurulan bir
panayır
kasaba
halkına
önemli gelir
sağlardı.
Bedir
kasabasının
İslâm savaş
tarihinde
önemli bir
mevkii
vardır. Hz.
Peygamber
(s.a.s.)
müşriklerle
çarpışmak
üzere buraya
üç defa
gelmişti.
Birincisine
ilk Bedir
Gazvesi adı
verilir.
Savaşa henüz
izin
verilmediği
dönemlerde
Mekkeli
müşrikler
müslümanlara
saldırılarına
devam
ediyorlardı.
Fakat
hicretin
altıncı
ayından
sonra cihat
izni
verilince
artık
müslümanlar
kendilerini
ve İslâm
devletini
koruma
imkânı
bulmuşlardı.
Bir ara
müşrikler o
sırada henüz
müslüman
olmamış olan
Kürz b.
Câbir'in
kumandası
altında bir
askerî
birlik
gönderip
Medine'nin
çevresine
saldırtmışlardı.
Kürz ve
yanındaki
müşrikler
Medine'nin
güneyinde
Cemmâ
denilen yere
gelip
müslümanların
sürülerine
saldırmış ve
yağmalamışlardı.
Bunun
üzerine
Resulullah
(s.a.s.)
Medine'de
Zeyd b.
Hârise'yi
devlet
başkanlığına
vekil tayin
edip bir
grup
müslümanla
Sefevan
vadisine
kadar
ilerledi.
Kürz ve
adamlarını
takip eden
Hz.
Peygamber,
müşriklerin
izlerine
rastlamayıp
Medine'ye
geri döndü.
Bu gazveye
ilk Bedir
Gazvesi adı
verilir.
Peygamber,
hicretin
ikinci
yılında
Rabîü'l-evvel
(623 Eylül)
ay'ı
başlarında
bu sefere
çıkmıştı.
Müslümanların
her
şeylerini
Mekke'de
bırakıp
Medine'ye
hicret
etmeleri
müşriklerin
İslâm'a ve
müslümanlara
olan
kinlerini
dindirmemişti.
Hatta
müslümanların
Medine'de
devletlerini
kurup
yerleşmeleri
Mekkeliler'e
çok ağır
gelmişti.
Müşrikler
İslâm'ın bu
başarısını
hazmedemeyip
mutlaka
durdurmak
için yollar
aramağa
başladılar.
Hicretten
önce
Abdullah b.
Übey b.
Selül
adındaki
kabîle reisi
Medine'de
taç giyip
kral olmak
üzere idi.
Fakat
akrabalarının
ve
destekçilerinin
büyük bir
kısmı
müslüman
olup Hz.
Peygamber
(s.a.s.)'i
şehirlerine
davet
edince,
artık burada
bir Arap
devleti
değil İslâm
devleti
kurulmuştu.
Bunu bir
türlü içine
sindiremeyen
Abdullah b.
Übey,
etrafındaki
bazı
adamlarıyla
birlikte
İslâm'a
girdiklerini
söylemişlerse
de asla
içten iman
etmemiş,
münafıklıklarını
sürdürmüşlerdi.
Bunu fırsat
bilen
Mekkeli
müşrikler
eski
dostları
olan İbn
Übey'e bir
mektup
yazarak
şöyle
demişlerdi:
"Siz
bizimkileri
barındırdınız.
Ya siz
Muhammed'i
öldürür veya
yurdunuzdan
çıkarırsınız;
yahut biz
hepimiz
toptan gelip
üzerinize
saldırır
erkeklerinizi
öldürür
kadınlarınızı
esir
alırız."
Hz.
Peygamber ve
arkadaşlarının
Medine'ye
gelmeleriyle
krallığı
engellenen
Abdullah b.
Übey,
etrafındaki
münafıklarla
İslâm'ı
içten
yıkmağa
çalışıyordu.
Onun gayesi
gayet açık
idi. Krallık
isteyen bir
adam İslâm
devletinde
ve
Peygamber'in
başkanlığında
barınamazdı.
Münafıklar,
dünya ve
dünya
çıkarlarının
peşine
takılmış
müşriklerle
işbirliği
yaparak,
İslâm'ın
Medine'deki
hâkimiyet ve
devletini
yıkmağa
çalışıyordu.
Müslümanlar,
müşriklerle
münafıkların
kurdukları
bu
işbirliğini
haber
aldılar.
Mekkelilerin
gönderdiği
bu mektup
onların ve
Medine'deki
münafıkların
gayelerini
gayet açık
bir şekilde
ortaya
koyuyordu.
O bakımdan,
müslümanlar
çok dikkatli
idiler. Bu
düşmanlardan
gelebilecek
saldırıya
hazırdılar.
Resulullah
ilk tedbir
olarak,
Medine-i
Münevvere
çevresine
küçük
müfrezeler
gönderdi. Bu
müfrezeler,
Kureyş'in
ticaret
kervanına
engel oluyor
ve Medine
çevresindeki
kabîlelerle
barış
anlaşmaları
yapıp,
Medine-i
Münevvere'nin
güvenliğini
sağlıyordu.
Hamza b.
Abdülmuttalib,
Ubeyde b.
Hâris ve
Sa'ad İbn
Ebi Vakkas
(r. an.)
gibi ileri
gelen
sahabiler,
bu
müfrezelerin
başında
görev
yapmışlardı.
Bunlar kan
dökmemeğe
dikkat
ediyorlardı.
Yalnız
Abdullah b.
Cahş (r.a.)
müfrezesi
Bedir'den
önce
düşmanla
çarpışan ilk
İslâm
seriyyesidir.
Bu hadisenin
savaşılması
haram
aylardan
Recep ayının
son
gecesinde
olması,
müşriklerin
dedikodusuna
sebep oldu.
Bu olay
üzerine,
haram
aylarda
savaşmak
hakkında
aâyetler
nazil oldu.
Bu
ayetlerde,
müslümanlara,
cihat
izninin
verileceğine
dair
müjdeler
vardı. Ve
hemen
ardından da
savaşa izin
veren
ayetler
geldi.
"Kendileriyle
savaşılan
(mü'min)lere
izin
verildi.
Çünkü onlara
zulmedilmiştir.
Ve Şüphesiz
Allah,
onlara
yardım
etmeğe
kadirdir. "
(el-Hacc,
22/39).
"Ey
inananlar,
korunma
tedbirleri
alın; bölük
bölük veya
hep birlikte
savaşa
gidin."
(en-Nisâ,
4/71).
"(Yeryüzünde)
hiçbir
kötülük
kalmayıncaya
ve din
tamamen
Allah'ın
oluncaya
kadar
onlarla
savaşın.
Eğer
vazgeçerlerse
muhakkak
Allah, ne
yaptıklarını
görmektedir.
" (el-Enfâl,
8/39)
Bu ayetler,
müslümanları,
müşriklerden
yıllarca
gördükleri
işkencelere
karşı
intikam
almaya
teşvik
ediyor;
zalimlerden,
Allah'ın
hâkimiyetini
gasba
yeltenmiş
müstekbirlerden
bu
hâkimiyetin
alınarak
Allah'a iade
edilmesini
ve hükmün
Allah'a ait
olduğunun
onlara
gösterilmesini
istiyordu.
Bunun için
de
müslümanların
gerekli
tedbirler
alarak ve
korunarak
savaşmalarını
istiyordu.
Bu
ayetlerdeki
istek
elbette
Cenâb-ı
Hakk'a
aitti. Eğer
insanlara ve
Resule ait
olsaydı
zaten onlar
yıllarca
önce
savaşmak ve
zulme isyan
etmek
istemişlerdi.
Ancak, zulme
isyan
Allah'ın
ölçülerine
ve rızasına
uygun
yapılmalı ve
bir zulüm
kaldırılırken
yerine başka
bir zulüm
ikame
edilmemeliydi.
İşte
Medine'deki
İslâm
toplumu bunu
anlıyordu.
Müslümanlar
işte bunun
için
müşriklerle
savaşmayı
göze
almışlardı.
Mekkeli
müşrikler
defalarca
müslümanları
tehdit edip,
onlara
Medine-i
Münevvere
yakınlarına
kadar
gönderdikleri
çapulcu
birlikleri
eliyle
zararlar
veriyorlardı.
Son
zamanlarda
Ebû
Süfyân'ın da
ortaklığıyla
oluşturulan
bir kervan
Suriye'den
mallar
getirecek ve
bununla
müslümanlara
son ve kesin
darbe
indirilecekti.
Bunu haber
alan
Resulullah
(s.a.s.),
durumu
ashabıyla
istişare
etti. Bu
kervanın
Mekke'ye
ulaşmasına
engel
olunması
kararı
alındı. Bu
kararın
uygulanması
aşamasına
gelindiğinde
Ebu Süfyan
durumdan
haberdar
oldu ve
Damdam b.
Amr
el-Gifârî'yi
Mekke'ye
göndererek
Kureyş'ten
yardım
istedi.
Ebu Cehil bu
fırsatı
kaçırmak
istemediğinden
Kâbe'ye
koştu.
Müşrikleri
müslümanlara
karşı savaşa
teşvik etti.
Tellâllar
çıkararak
Mekke
sokaklarında
bağırttı.
Eli silâh
tutan herkes
bu müşrik ve
putperest
orduya
katıldı.
Hatta
Resulullah'ın
müşrik olan
amcası Ebu
Leheb,
kendisi
gidemeyecek
kadar hasta
olduğu için
yerine
ücretle bir
kiralık
asker
gönderdi.
Resulullah
hicretin
ikinci yılı
Ramazan
ayının
sekizinci
günü
Abdullah İbn
Ümmü
Mektum'u
Medine'de
kalan yaşlı
ve hastalara
namaz
kıldırmak
üzere
görevlendirdi.
Yahudilerin
karışıklık
çıkarmasından
şüphelendikleri
için Ebu
Lübabe'yi de
Medine'de
yönetimin
başında
vekil
bıraktı.
Müslüman
ordusunun
sayısı
üçyüzbeş
kişi idi.
Bunların
seksenüçü
Muhacirlerden,
altmışbiri
Evs'den,
geri
kalanları da
Hazrec
kabilesinden
idiler.
Muhacirlerden
yalnızca
Osman b.
Affân
(r.a.),
hanımı
Resulullah'ın
kızı Rukiye
ağır hasta
olduğu için
Medine'de
kalmıştı.
Kendisi de
ayrıca
rahatsızdı.
Müslümanların
yalnız üç
atları ve
yetmiş
develeri
vardı.
Bineklerine
sırayla
binmek
zorundaydılar.
Zefiran
denilen yere
geldiklerinde,
Mekkeli
müşriklerin
büyük bir
ordu ile
üzerlerine
gelmekte
olduklarını
öğrendiler.
Biraz
duraklayıp
tereddüt
ettiler.
Çünkü
onların
büyük
hazırlıklarla
gelen Mekke
ordusuna
karşı
koyacak
kadar
askerleri
yoktu. Buna
hazırlıklı
da
değillerdi.
Resulullah
ashabıyla
yeniden
istişare
etti.
Kervanın
peşine mi
düşülmeliydi;
yoksa müşrik
ordusuna
karşı mı
durulmalıydı.
Allah Resulu
ve
Muhâcirler
ordunun
karşısına
çıkılması
taraftarıydılar.
Ensâr ise,
Akabe
beyatında
verdikleri
sözle
Medine' de
Rasûlullah'ı
koruyacaklardı.
Şimdi ise
Medine
dışında
idiler.
Rasûlullah
(s.a.s.)
onlara
reylerini
sordu.
Ensardan
Sa'd b. Muaz
şöyle dedi:
"Ya
Resulullah,
biz sana
inandık.
Allah
tarafından
getirdiklerinin
hak olduğunu
tasdik
ettik. Artık
siz ne
dilerseniz
emrediniz.
Seni
gönderen
Allah hakkı
için artık
denize
girersen,
seninle
beraber biz
de gireriz.
Hiç birimiz
geri
kalmayız.
Biz düşmana
karşı
durmaktan
çekinmeyiz.
Muharebeden
geri
dönmeyiz.
Sabrederiz
ve
sadakatten
ayrılmayız.
Bizden
memnun
kalacağın
işler nasip
etmesini
Allah' tan
dilerim.
Hemen
Allah'ın
bereketini
dileyerek
istediğiniz
tarafa
yürüyünüz."
Resulullah
(s.a.s.),
ashabının bu
birlik ve
beraberliğine
çok sevindi.
Allah'a hamd
ile,
müşriklerle
karşılaşmak
üzere Bedir
kuyuları
mevkiine
doğru yola
koyuldu.
Ebu Süfyan,
müslümanların
Bedir'e
gelmekte
olduğunu
öğrenince
kervanın
yönünü
değiştirdi.
Deniz
tarafından
Mekke'ye
yollandı.
Müslümanlar
Bedir'e
gelince,
kervan
çoktan
uzaklaşmıştı.
İslâm
ordusu,
kumluk bir
araziye
konakladı.
Müşrikler
ise Bedir
kuyularını
tutmuşlardı.
Gece yağan
yağmur, hem
araziyi
pekiştirdi,
hem de
müslümanların
su
ihtiyacını
giderdi. Bu
Allah
Teâlâ'nın
onlara bir
yardımıydı.
Daha sonra,
buraları çok
iyi tanıyan
Habbâb b.
Munzir'in
teklifiyle
ordunun
karargâhı
değiştirilip
Bedir
köyünün en
sonundaki
kuyunun
yararına
geçildi.
Resulullah
(s.a.s.)
elini kana
bulamak
istemediğinden
kendisine
ordunun
gerisinde
bir çadır
kuruldu.
Çadırının
kapısında
Sad b. Muaz
nöbet
tutuyordu.
Mekkeli
müşrikler
zırhlar
içinde idi.
Sayıları bin
kişiye
yakındı.
Bunun yüz
kadarı
süvari yedi
yüzü develi
ve geri
kalanı
piyade idi.
Bu sayı
İslâm
ordusunun üç
katı idi.
Ordular
ibret
alınacak bir
dağılım
sergiliyordu.
Tarih hiç
bir zaman bu
derece
anlamlı bir
savaşa tanık
olmamıştı.
Bir tarafta
Müminlerin
dostu Ebu
Bekr (r.a.),
diğer
tarafta
müşrik
saflarında
yer alan
oğlu
Abdurrahman;
bir tarafta
müşrik
ordusu
komutanı,
Utbe b.
Rabia,
karşısında
oğlu Huzeyfe
bulunuyordu.
Resulullah'ın
amcası Abbas
ile Hazreti
Zeyneb'in
eşi ve
Resulullah'ın
damadı Ebu'l
As,
müşriklerin
arasındaydı.
Akîl ise
kardeşi Hz.
Ali'ye karşı
müşrik
ordusunda
yer
almaktaydı.
Bu sırada
Ebû
Süfyan'ın
kervanının
Mekke'ye
ulaştığı
haberi
geldi. Ebu
Süfyan
müşriklere
bir haber
göndererek,
"Siz
kervanınızı
korumak için
harekete
geçtiniz.
Artık
savaşmadan
geri
dönünüz"
dedi. Ancak
geri dönmek
için arzulu
olanlar
olduysa da
savaşma
kararı
alanlar
çoğunluktaydı.
Ebû Cehil,
"Müslümanları
öldürmeye
bile lüzum
yoktur.
Ellerini
bağlayıp
onları
tekrar
Mekke'ye
götüreceğiz
ve böylece
İslâm da
bitecek"
diyordu.
Bu ordu,
İslâm'ın tek
ordusuydu.
Eğer bu ordu
ezilecek ve
silinecek
olursa
Allah'ın
hükmünü
hâkim
kılacak bir
başka
topluluk
kalmayacaktı.
Hz.
Peygamber
(s.a.s.):
"Allah'ın,
vadettiğin
yardımını
bugün
lutfet. Ya
Rab, bu bir
avuç mücahid
yok olursa,
bir
muvahhidler
bu gün telef
olursa,
yeryüzünde
sana ibadet
eden
kalmayacak!"
diye dua ve
niyazlarına
devam etti.
Bu sırada da
şu mealdeki
vahiy
gelmişti:
"Bütün bu
toplananlar
(müşrikler)
hezimete
uğrayacak ve
arkalarına
dönüp
kaçacaklardır.
" (el-Kalem,
68/45).
Resulullah
(s.a.s.) kan
dökülmesini
istemediğinden
Ömer b.
el-Hattab'ı
elçi olarak
müşriklere
gönderdi.
Onlar savaş
konusunda
kararlı
olduklarından
Resulullah'ın
bu şerefli
elçisinin
tekliflerini
dinlemediler.
Kur'an bir
başka
ayetiyle
müminleri
desteklemekte
ve Mekkeli
müşriklerin
cezalandırılmasını
talep
etmektedir:
"Onlar,
(insanları,
Rasülü ve
mü'minleri)
Mescid-i
Haram'dan
geri
çevirdikleri
ve onun
velisi,
bakıcısı ve
koruyucusu
olmadıkları
halde Allah
onlara neden
azap
etmesin?
Onun
velileri
sadece
muttakîlerdir.
Fakat
çokları bunu
bilmez. "
(el-Enfal,
8/34).
Bu harpten
itibaren,
Kur'an-ı
Kerîm'de,
girişilen
bütün
savaşlarda
müslümanların
yanıbaşında
çok sayıda
meleğin
savaşa
katıldığından
bahsedilir.
Ancak Bedir
savaşı
ötekilerden
bir
farklılık
gösterir.
"O zaman sen
müminlere.'
Rabbinizin
size
indirilmiş
üç bin
meleği ile
yardım
etmesi, size
yetmez mi?'
diyordun ,
"Evet,
sabreder,
(Allah' dan)
korkarsanız,
onlar hemen
şu dakikada
üzerinize
gelseler,
Rabbiniz,
size nişanlı
beş bin
melek ile
yardım
eder",
Allah, bunu
size sırf
müjde olsun
ve
kalpleriniz
yatışsın
diye yaptı.
Yardım,
daima galip
ve hikmet
sahibi Allah
katındadır.
" (Âli
İmrân,
3/124-126).
17 Ramazan
(13 Mart
624) Cuma
günü
sabahleyin
her iki ordu
Bedir
kuyularına
doğru
ilerledi.
Müslümanlar
bu kuyuların
başına
kâfirlerden
önce
ulaşmışlardı.
Müşriklerin
tarafındaki
kuyular
tamamen
kapatılıp
tutulduysa
da Hz.
Peygamber
(s.a.s.)
düşmanın
kendi
tarafındaki
bir kuyudan
su
almalarına
müsaade
etmiştir.
Cahiliye
adetlerine
göre savaşı
iyice
kızıştırıp
heyecan
doğurmak
için gruplar
öne adam
çıkararak
birbirlerine
meydan
okurlardı.
Müşrikler
tarafından
Esved
adındaki
şahıs ortaya
çıkıp er
istemiş,
buna karşı
Hz. Hamza
çıkarak onu
derhal
öldürüvermişti.
Bunun
üzerine
Kureyş'in
ileri
gelenlerinden
Utbe b.
Rabîa,
kardeşi
Şeybe ve
oğlu Velid
ortaya
atıldılar.
Bunların
karşısına
Medineli
gençlerden
üç kişi
çıkınca, kim
olduklarını
sormuş ve
onlara: "Siz
bizim
dengimiz ve
muhatabımız
değilsiniz,
bizim
kavmimiz ve
kabilemizden
adamlar
çıksın"
demişlerdi.
Kureyş
kâfirlerinin
bu istekleri
üzerine Hz.
Hamza, Hz.
Ali ve
Ubeyde b.
Hâris
çıktılar.
Hz. Hamza
ile Hz. Ali
hasımlarını
derhal
öldürdüler.
Ubeyde ise
hasmını
yaralamış
kendisi de
yaralanmıştı.
Onun
yardımına
koşan Hz.
Hamza ve Hz.
Ali (r.a.)
derhal
Utbe'yi
öldürüp
yaralı
arkadaşlarını
müslümanların
karargâhına
taşımışlardı.
Bu
mubarezelerin
sonunda
taraflar
birbirlerine
saldırıya
geçtiler.
İkindiye
doğru
müslümanlar
tarihin
kaydettiği
büyük
zaferlerden
birini
gerçekleştirmişlerdi.
Savaş sona
ermişti.
Müslümanların,
İslâm'ın ve
özellikle
Hz.
Peygamber'in
en büyük
düşmanı Ebu
Cehil başta
olmak üzere
müşriklerin
ileri
gelenlerinden
çok kimse
hayatını
kaybetmişti.
Müşriklerden
tam yetmiş
kişi
öldürülmüştü.
Müslümanlar
ise on dört
şehid
vermişlerdi.
Hz.
Peygamber
(s.a.s.)
namazlarını
kıldırdıktan
sonra Allah
yolunda
canlarını
veren bu ilk
şehitleri
toprağa
verdi.
Müslümanlar
Kureyş'in
ölülerini de
yerde
bırakmayıp
açtıkları
bir çukura
gömdüler.
Mekkeli
müşriklerden
bir miktar
esir alındı.
Ama henüz
Cenâb-ı
Allah
esirler
hakkında
hükmünü
bildirmemişti.
Peygamberimiz
bu esirlerle
ilgili
olarak
ashabıyla
istişarede
bulundu.
Ashabtan
bazıları
bunların
derhal
öldürülmesini
teklif
ederken, en
yakın
müslüman
akrabalarının
bunu infaz
etmelerini
tavsiye
etmişlerdi.
Buna
karşılık
başta Hz.
Ebu Bekir
olmak üzere
bazı
sahabeler de
bu esirlerin
fidye
karşılığında
serbest
bırakılmalarını
teklif
ettiler.
Rasûlullah
bu ikinci
teklifi
uygun buldu.
Fidye
ödeyemeyenlerden
okuma yazma
bilenlerin
müslümanların
çocuklarından
onar kişiye
okuma-yazma
öğretmeleri
istendi.
Esirler
müslümanlar
arasında
dağıtıldı.
Hz.
Peygamber
onlara iyi
muamele
edilmesini
istedi.
Esirlerden
elbisesiz
kalmış
olanlara
giyecekler
verildi. Bu
esirler
müslümanlarla
birlikte ve
onlarla eşit
şartlar
altında
yemeğe
oturuyorlardı.
Esir
alınanlardan
sadece ikisi
idama mahkûm
edilmiştir.
Çünkü bunlar
Mekke'de
inananlara
yapmış
oldukları
zulümden
dolayı idamı
haketmişlerdi.
Rasûlullah'ın,
bu ilk
askerî
karşılaşmada
gösterdiği
bu insânî
tutum ve
davranış
daha sonraki
olaylarda da
değişmemiştir.
Mekke
müşriklerinin
ileri
gelenleri ve
başkanları,
Bedir'de
öldürülmüştü.
Ebû Süfyan
ise büyük
ticaret
kervanının
başında
olduğu halde
kaçıp
kurtulmuş ve
bundan böyle
Mekke' nin
başkanı
olmuştu.
Oğlu,
kayınpederi
ve
kayınbiraderi
Bedir
savaşında
öldürülen
Ebu Süfyan,
bunların
intikamını
alıncaya
kadar
hanımına
yaklaşmayacağına,
saç ve
sakalını
kestirmeyeceğine
yemin etti.
Bunun
yanında
karısı Hind
de kendi
akrabalarını
öldürenleri
bulup
onların
ciğerlerini
yiyeceğine
and içmişti.
Bedir
zaferi,
siyasi-dini
yapıdaki
İslâm devlet
ve
camiasının
daha da
sağlam
temeller
üzerine
oturmasını
sağladı. Hz.
Muhammed
(s.a.s.)
Bedir' de
savaş
başlayacağı
sırada,
secdeye
kapanıp
Allah'a
yönelerek
O'na,
yardımını
esirgememesi
için dua
ettiğinde o
günkü durumu
en güzel bir
şekilde dile
getiriyordu:
"Ey
Allah'ım!
Şayet şu
küçücük ordu
eriyip
giderse sana
(yeryüzünde)
artık ibadet
edecek kimse
kalmayacaktır...
" |
|
|
|