Ölüm Anı  
 

 

Ölüm Sekeratı Düşün bir kere! Sen can çekişmektesin. Ölümün sıkın­tısı, acısı, sarhoşluğu, gam ve ıstırabıyla

boğuşmaktasın. Ölüm meleği aya­ğından itibaren ruhunu çekmeye başla­mış. Bu çekişin acısını ayağının ta

ucundan hisset­mektesin. Sonra bu çekiş aralıksız devam eder. Can çekişme kızışır. Ruh aşağıdan yukarya olmak

üzere bütün bedeninden çekilir. Acı doruğa ulaşmıştır. Ölümün sıkıntıları bütün be­denine yayılmıştır. Kalbin,

ürperti ve üzüntü içindedir. Rabbinden gazab veya hoşnutluk müjdesini gözleyip bek­lemektedir. Canını al­

makla görevli melekten bu iki haber­den birini almaktan başka bir ihtimal olmadığını an-lamışsındır. Ölüm

Meleğinin Görünüşü İşte sen böyle gam, tasa, ölüm acısı ve şid­detli üzüntü içerisinde Rabbinden iki müjde­den

birini beklerken, birden bire ölüm meleği­nin çehresiyle yüz yüze gelirsin. Bu çehre ya en güzel veya en çirkin

bir manzara arzetmektedir. Bedeninden ruhunu çekip çıkarmak üzere elini ağzına doğru uzatırken ona

bakıyorsun. Bu hâle düşmekten ve ölüm meleğinin yüzünü görmekten dolayı nefsin zillete bürünmüştür. Ondan

nasıl bir müjdeyle ansızın karşılaşaca­ğını merak edip duruyorsun. Birden bire onun sesini duyu­yorsun. Sana:

“Allah’ın rıza ve mükâfatıyla sevin, ey Allah’ın dostu!” veya “O’nun gazab ve azabıyla sevin (!) ey Allah’ın

düşmanı!” haberini alıyorsun. İşte o anda ya kurtuluş ve başarına kesin kanaat getirir ve ruhun Allah ile huzur

bulur veya mahv ve helak oldu­ğuna kani olur, kalbin ümitsizlikle dolar, Allah’tan ümit ve emelin kopar.

Dünyadaki müddetinin bittiği, iz ve eserinin silindiği ve senden önce geçip giden­lerin yurduna taşındı­ğın o anda

gönlüne son derece keder ve hüzün veya neşe ve sevinç ha­kim olur. Kabir ve Sorgusu Gönlünün sevinç ve

neşeden uçar gibi oldu­ğu veya hüzün ve ibretle dolduğu o anda ken­dini bir düşün! Kabri ve onun dehşetli man­

zarasını, oradaki iki meleği ve Rabbine olan imana ilişkin sorularını bir tasavvur et! Ya Rabbinden gelen kesin

söz (Kelime-i Şehadet) ile destek­lendiğinden sebatlı ve kararlı veya yardımsız, şaşkın ve ürkeksin. O iki meleğin

sorgulamak üzere tutup seni oturt­mak için ça­ğırdıkları anki seslerini düşün! O daracık me­zar çukurunda

oturuşunu göz önüne getir. Ke­fenlerin iki yanına düşmüş, gözünün üzerine konulmuş pamuklar yer­lerinden

ayrılıp ayağı­nın yanına kaymıştır. Bunları düşün, sonra da onların şekline ve vücutlarının büyüklüğüne gö­zünü

dikişini bir tahayyül et! Eğer onları güzel şekilleriyle görürsen, kalbin başarı ve kurtuluşa erdiğini kesin olarak

anlar. Eğer kö­tü manzaralarıyla görürsen, gönlün mahv ve helakine kanaat getirir. Düşün onların nağme ve

sorularıyla ses ve sözlerini; sonra da eğer sebat lütfetmişse Allah’ın desteğini veya seni yalnız başına yardımsız

terketmişse şa­şırt­masını! Kabrin Cennet ve Cehenneme Açılması Ya kesin veya şaşkın ve şüpheli cevabını

düşün! Şanı yüce Allah sana sebat ihsan et­mişse o iki meleğin sevinçle sana yöneldikle­rini, Cehenneme kapı

açmak için ayakla­rıyla kabrin yanlarına vurduklarını bir düşün! Son­ra Ce­hennemin, ateşiyle kızışıp

kaynayışını, o anda meleklerin seninle olan konuşmalarını göz önüne getir. Cenab-ı Hakk’ın seni korudu­ğu bu

manzaraya bakıp duruyorsun. Bundan dolayı gönlünün neşe ve sevinci bir kat daha artar. Acz ve zaafına rağmen

nasıl bir ateşten kurtulduğunu gözle­rinle görüp inanırsın. Sonra o iki meleğin, ayaklarıyla kabrinin yanlarına

ye­niden vurduklarını, mezarının, ziynet ve nimetleriyle Cen­nete açılışını ve meleklerin şu sözlerini bir tahayyül

et: “Ey Allah’ın kulu! Cenab-ı Hakk’ın senin için hazırladıklarına bak! Bu senin makamın ve ka­vuşacak

yerindir!” Bu Cennet nimetlerini ve saltanatının gözalıcılığını ve bu müşahede et­tiğin nimetlerle parlak

güzelliklere bir gün ka­vuşacağını görmekten gönlünün sevinç ve ne­şesini düşün! Eğer böyle değilsen, bütün

bunların tersini; azarlanı­şını, Cenneti görüp de meleklerin sana söyleyecekleri, “Aziz ve Celil olan Allah’ın seni

mahrum bıraktığına bak!”; Cehhenemi gö­rüp de sana yöneltecekleri, “Allah’ın senin için hazırladıklarına bak!

Bu senin yurdun ve vara­cak ye­rindir!” şeklindeki sözlerini düşün! Bu ne büyük tehlike! Bu iki hâlden

hangisinin kabirde senin hâlin olacağını öğreninceye kadar, dünyada sana ne büyük gam ve üzüntü vardır! Sonra

yokluk ve peşinden de imtihan! Nihayet ek­lemlerin par­çalanacak, kemiklerin mahvolacak, vücudun da çürüyüp

dağılacak. Fakat, ölüm meleğinin verdiği müj­denin hüzün veya sevinci ruhundan hiç geçmeyecek. Ca­nın,

sürekli olarak yeniden diriliş anında karşılaşacağı Al­lah’ın gazab ve azabının veya O’nun rıza ve mükâfatının

bek­leyişi içinde bulunacaktır. Sen bunu bekleyip dururken ruhun Cen­netteki maka­mına veya Cehennemdeki

yerine arzedilecektir. Ruhunun hasret ve üzüntüleri ya da neşe ve sevinci ne büyük olacak! Niha­yet ölülerin

bekleme süresi tamamlanacak. Yer ve gök, sakinlerinden boş kalacak. Hepsi bir zamanlar canlı ve ha­

reketliyken sönüp kala­caklar. Artık ne duyulan bir ses, ne de görülen bir karartı vardır. Sadece O En Yüce

Cebbar olan Allah Tealâ kalmıştır. Tıpkı azamet ve yüceliğiyle tek ve yalnız olarak ezelde olduğu gibi!

KIYAMET VE HAŞİR Hz. İsrafil’in Seslenişi Sonra ruhun, sen de dahil bütün yaratıkların Allah’ın huzuruna

zillet ve küçüklük içerisinde toplanması için bir dellalın seslenişiyle ansı­zın irkilecektir. Bu sesin kulak ve aklın

üzerinde nasıl bir etki yapaca­ğını düşün! En Yüce Sultana arzedilmeye çağırıldığını ak­lınla anlarsın. Bu ses­ten

dolayı yüreğin yerinden fırlamış ve saçla­rın ağarmıştır. Çünkü bu bir tek çığlıktır ve celal ve ikram, azamet ve

kibriya sahibi Al­lah’ın huzuruna toplan­maya çağırmaktadır. Sen bu sesten dolayı ürperti içindey­ken ansızın

başucundan toprağın yarılışını duyarsın. Meza­rının toprağınla tepeden tırnağa tozlar içinde sıçrayıp ayakların

üzerine kalkarsın. Gözlerin sesin geldiği tarafa dikilmiştir. Se­ninle birlikte bütün yaratıklar, içerisinde uzun

süre bela ve imtihan gördükleri yerin toz ve toprağına bu­lanmış olarak öyle bir kalkışla kal­karlar ki!.. Sen ve

onların hep birlikte korku ve dehşetle ayaklanışınızı bir düşün! Mahşere Sevk Mahlukatın kalabalığı içerisinde

korku, üzüntü, gam ve kederinle yalnız başına çıp­laklık ve zilletini göz önüne getir! Herkes çıp­lak, yalınayak,

suskun; zillet, meskenet, korku ve dehşet içindedir. Onların ayak seslerinden ve İsrafil’in çağrısı­nın yankısından

başka bir şey duyamazsın. Senin de içinde bulunduğun mahlukat ona doğru yönelmiş ve sesin geldiği tarafa

yürümektedirler. Heybet ve zillet içeri­sinde koşmak­tasın. Mahşer yerine vardığında, çıplak ve yalınayak cin ve

insanlardan bütün ümmetler kalabalıklaşır. Yeryüzü hükümdarlarından saltanatları çe­kilip alınmış, kendilerini

zillet ve küçüklük bürümüştür. Dünyada Allah’ın kullarına karşı işledikleri zulüm ve zorbalıktan sonra artık

yaradılış ve değer bakımından mahşer ehlinin en aşağılık ve en küçükleridir. Sonra yaratıklardan ürküp yalnız

başlarına yaşarlarken vahşi hayvanlar, tâbi tutuldukları bir imtihan veya işledik­leri bir günahtan dola­yı değil;

sadece Kıyamet gününün verdiği zil­letten başları önlerine eğik olarak çöllerden ve dağların tepelerinden

yönelip gelirler. Şiddet, cüret ve kud­retlerine rağmen yırtıcı hayvanla­rın bile o büyük günde, Kıyamet ve

Allah’ın huzuruna arz anı için boyunlarını bük­müş ola­rak ve zillet içerisinde gelişlerini düşün! Niha­yet o

vahşiler, yaratıkların arkasından gelip Cebbar ve gerçek Melik olan Allah’ın huzu­runda, zillet, meskenet ve

inkisar içerisinde du­rurlar. Şeytanlar da azgınlık, isyan ve inatlarından sonra Yüce Allah’ın huzuruna

arzedilmenin zilletiyle boyun eğmiş ola­rak gelirler. Uzun bir imtihandan sonra, yaratılış ve tabiat­ları farklı

farklı olduğu ve birbirlerinden ürküp kaçtıkları hâlde hepsini bir arada toplayan Al­lah’ın şanı ne yücedir!

Yeniden diriliş hepsi­ne boyun eğdirmiş ve mahşere sevk, onları aynı yerde toplamıştır. Göklerin Yarılması

İnsan, cin, şeytan, vahşi ve yırtıcı hay­vanlar, davar ve sığır gibi evcil hayvanlar ve haşereleriyle bütün yeryüzü

ahalisinin sayısı tamamlanıp arz ve hesab durağında hepsi yerle­rini alınca, üstlerinden göğün yıldızları saçılır,

güneş ve ayın ışığı giderilir, kandil ve nuru­nun sönmesiyle yeryüzü karanlığa bürünür. Senin de içinde

bulunduğun yaratıklar bu vaziyettey­ken, üstlerinden dünya seması çatır­damaya ve onca bü­yüklüğüyle

tepelerinde dönmeye başlar. Sen de bu tehlikeli manzarayı gözlerinle izlersin. Sonra dünya seması beşyüz senelik

kalınlığına rağmen yarılır. Onun parçalanışı senin kulağında ne korkunç bir ses yapar! Sonra Kıyamet günü­

nün azamet ve deh­şetinden yırtılıp paramparça olur. Par­çalanıp yarılan gökleri kuşatan melekler, o göklerin

etra­fında ayakta dururlar. Onca büyüklüğüyle göğün parçalanış dehşetini ne zannediyorsun? Rabbi, onu

Kıyametin dehşe­tiyle eritip içine sarılık karışan eriyik gümüş hâline getirir. Tıpkı Celîl ve büyük olan Allah’ın

buyurduğu gibi: “Gök yarılıp da, kızarmış yağ renginde gül gibi” olur (Rahman Sûresi: 37) veya: “O gün

gökyüzü erimiş maden gibi olur. Dağlar da atılmış yüne döner.” (Mearic Sûresi: 8-9). (Müfessirler derler ki:

Âyette geçen “el-Mühl” içine sarılık karışmış eri­yik gümüştür. “el-Ihn” ise, atılmış renkli yündür. “Verdeten

keddihan” ifadesi ise, kırmızı atın rengi demektir.) Meleklerin İnişi Dünya semasının melekleri o semanın ke­

narlarında iken, birden bire Cenab-ı Hakk’a arz ve hesap için yeryü­zündeki mahşer yerine inerler. O melekler,

muazzam bü­yüklükleri, Allah katındaki değerleri ve kendisine sunul­mak ve huzurunda hesaba çekilmek üzere

ken­dilerini zillet ve meskenetle toplu hâlde indiren Yüce Sultan’ı takdis ile yük­selen sesleriyle gö­ğün iki

tarafından yeryüzüne doğru hızla iner­ler. Muazzam kıymetleri, dev cisimleri, deh­şetli sesleri ve şiddetli

korkularıyla, Aziz ve Celil olan Allah’a arzedilmenin zilletinden bo­yunları bükük bir biçimde bu­lutların

arasından inişlerini bir tahayyül et! Nitekim Yahya bin Ğaylan el-Eslemî bana demiştir ki: “Ruşdeyn bin

Said’in, Ebü’s-Semh’ten, onun da Ebû Kabîl’den onun da Abdul­lah bin Amr bin el-Âs’tan naklettiğine göre Hz.

Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Al­lah’ın bir me­leği vardır. İki göz pınarları ile göz kuyruğu arası yüz

senelik yürüyüş mesafesi kadardır.” Yine Yahya bin Ğaylan el-Eslemî bana demiştir ki: “Ruşdeyn bin Said, İbn

Abbas bin Meymun el-Lahmî, onun da Ebû Kabîl, onun da Abdullah bin Amr bin el-Âs’tan naklettiğine göre Hz.

Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın bir meleği var­dır. İki kaşının arası yüz sene kadardır.” İnen

meleklerin kendileri için geldiklerini düşünen mahlukat onlara şöyle sorduklarında senin de korkun ne yaman

olur: “Rabbimiz aranızda mı?” Melekler onların bu sorusundan ve Sultanlarını (Allah) aralarında bulunmaktan

tenzih ederek ürperirler ve yeryüzü ahalisinin bu düşünce­lerinden Allah’ı tenzih için yüksek sesle şöyle nida

ederler: “Haşa! Rabbimizi tenzih ederiz. O aramızda değildir. O gele­cektir.” Nihayet, o günün verdiği eziklikten

dolayı baş­ları önlerine eğik bir vaziyette, mahlukatı kuşatarak saflar hâlinde yerlerini alır­lar. Onca azametli

yaratılışları içerisinde ka­natlarına bürünmüş, Rablerine zillet, mahviyet ve saygı ile başlarını önlerine eğmiş

vaziyet­teki hâllerini düşün! Sonra her şey aynı bi­çimde ve yedinci kat semaya varın­caya kadar bütün gök halkı

sayılan ve büyüklükleri katla­narak iner. Her bir göğün ahalisi yaratıkların etrafında ayrı bir saf tutar.

Mahşerin Hararet ve Sıkıntısı Nihayet bütün yedi gök ve yedi yer ahalisi mahşerdeki yerlerini tam olarak alınca

güne­şe on yıllık hararet giydirilir ve yaratıkların tepelerine bir veya iki yay kadar yaklaştırılır. Rabbû’l-

Alemînîn arşının gölgesinden başka hiç kimsenin gölgesi bulunmaz. Arşın gölge­sinde serinlenenler ve güne­şin

hararetiyle kav­rulanlar vardır. Güneş, altındakileri hara­retiy­le kızdırır. Hararetten onların keder ve endişe­

leri şid­detlenir. Sonra ümmetler dalgalanmaya ve itişip kakışmaya başlar. Birbirlerini sıkış­tırır ve ayakları

gider gelir. Susuzluktan boyunları kopacak gibi olur. Güneşin sı­caklığı, mahlukatın nefesleri ve izdihamın

verdiği hararet birbirine eklenir. Bu­nun üzerine onlardan öyle bir ter akar ki, yeryü­züne yayılır. Sonra da

amellerinin derecesine ve Allah katındaki saadet ve şekavet durumla­rına göre vücudlarını kaplar. Öyle ki ter,

bazı­larının topuklarına, ba­zılarının göbeğine, bazı­larının kulak memelerine kadar yük­selir. Bazı­ları da

neredeyse teri içerisinde kaybolacak hâle gelir. Ter kimisinin göbeğine kadar çıkar. Umeyr bin Said der ki:

“Ben İbn Amr ve Ebû Said el-Hudrî’nin yanında oturuyordum. Cuma günüydü. Birisi ötekine dedi ki: “Ben

Resûlullah (s.a.v.)’i şöyle buyururken dinledim: ‘Kıya­met günü ter insanoğlunun neresine kadar va­rır?’ Orada

bulunanlandan birisi: ‘Kulak me­melerine kadar’ bir diğeri: ‘Ağzına kadar’ de­di. İbn Ömer (r.a.): (Ku­lak

memesinden ağıza doğru eliyle bir hat çizerek) ikisinin de eşit ol­duğunu görüyorum” dedi. Hayseme,

Abdullah’ın şöyle dediğini bil­dirdi: “Kıyamet günü yeryüzünün hepsi âdeta ateş kesilir. Ötesinde ise Cennet

bulunur. İn­sanlar, onun hurilerini ve kadehlerini görürler. Abdullah’ın canı, kudretinin elinde bulunan Allah’a

yemin ederim ki, kendisine hesap do­kunmadığı hâlde bir kişi o kadar ter döker ki, döktüğü ter kendi boyunca

yeryü­züne yayılır. Sonra bu ter burnuna kadar yükselir.” Abdul­la­h’a sordular: “Bu neden ileri gelir ya Eba

Ab-durrahman?” Abdullah: “İnsanların çektiği sı­kıntıyı görme­sinden” cevabını verdi. İbn Ömer (r.a.)’den,

Resûlullah (s.a.v.)’in şöy­le buyurduğu nakledildi: “Kişi (bir defa da ‘kâfir’ dedi) Kıyamet günü, duruşmanın

uzun­luğundan dolayı kulaklarının ortasına kadar ter sızıntısının denizi içerisinde ayakta diki­lir.” Yine Hz.

Peygamber (s.a.v.)’den naklen Ab­dullah’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “O günün uzunca bekleyişinden,

Kıyamet günü ter, kâfiri ağzının hizasından gemleyecek de­recede kaplar (Ali, beklemenin uzamasından’ dedi.)

Öyle ki, ‘Ya Rabbi! ateşe göndermek bi­le olsa beni rahatlat’ diye yalva­rır.” Hiç şüphesiz sen de onlardan

birisin. Kede­rinle başbaşa kalmış, ter kaplamış ve gam bürümüş, şiddetli ter, korku ve ürküntüden ne­fesin

daralıp bunalmış bir hâlde kendini dü­şün! İnsanlar da seninle birlikte saadet veya mutsuzluk yurduna

gönderecek hükmün veril­mesini bek­lerler. Herkes Canının Derdine Düşer Nihayet, senin ve diğer yaratıkların

meşak­kati doruğa ulaşır. Konuşmadan ve işle­rine bakılmadan uzun uzun beklerler. Üç yüz sene hiç ko­

nuşmadan, bir lokma yemek yemeden, bir yudum su iç­meden, yüzlerine bir tek hoş esinti ve serin meltem

değme­den, bu bekleyiş ve ayakta dikilişten doğan çekilmez ve katla­nılmaz derecedeki yorgunluğu giderici bir

an bile isti­rahat etmeden beklemelerini ne zan­nedersin? Katade veya Ka’b’den rivayet edilmiştir ki: “O gün

in­sanlar, âlemlerin Rabbinin huzu­runda duracaklar” (el-Mutaffifîn Sûresi: 6) âyetini okudu ve şu açıklamayı

yaptı: ‘Üç yüz sene kadar duracaklar.” Yine o, Hasan-ı Basrî’den şöyle duyduğunu söyledi: “Uzunluğu elli bin

sene olan bir zaman, ayaklarının üze­rinde Azîz ve Celîl olan Allah’ın huzu­runda ayakta dikilen insanların

hâlini ne zanneder­sin?! Onlar orada ne bir şey yemişler ve ne de bir şey içmişlerdir. Öyle ki susuzluktan

boyunları incelmiş. Açlıktan içleri yan­mış. Bu onları ateşe sevk etmiş de sıcağı yaklaşmış ve esin­tisi

şiddetlenmiş, yaklaşan kızgın bir pınardan sulanmışlar­dır. Peygamberlere Müracaat Onların meşakkat ve

bitkinliği takat geti­remeyecekleri bir dereceye varınca, onlar, Mevlâ’nın yanında değerli olan ve kendilerine o

hâl ve durumlarında rahat etmeleri için şefa­at edecek kimseleri aramak üzere birbirleriyle konuşur­lar. Bu

durumdan kurtulup Cennete veya Cehenneme sevkedilmelerini isterler. Önce Âdem ve Nuh’a, sonra İbrahim’e,

İb­rahim’den sonra da Musa ve İsa’ya başvurup yardım isterler. Hepsi de onlara şöyle derler: “Rabbimiz bugün

öyle bir gazaba gel­miştir ki, böylesine ne bugünden önce gazaplanmış, ne de bundan sonra bu kadar

gazaplanır.” Hepsi de bu şekilde kudret ve celal sahibi Rablerinin gazabının şiddetini ifade eder ve kendi kendi­

leriyle meşgul olduklarını şöyle dile getirirler: “Nefsî, nefsî! (kendi canım, kendi canım!)” Bizzat kendi

canlarının derdiyle meşguliyet, kendi dertleri ve kur­tuluş kaygıları onları şe­faat için Rablerine başvurmaktan

alıkoyar. Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyuruyor: “O gün herkes gelip kendi canını kurtarmak için uğraşır...”

(Nahl Sûresi: 111) Yaratıklardan hiçbirini düşünmez. Yaratıklar topluca çağrışırlarken, herbiri canının der­

dine düşüp “Nefsî nefsî!” diye ba­ğırırken seslerini bir tahayyül et! “Nefsî, nef­sî” sözünden başka bir şey

duyamaz­sın. O gün ne korkunç bir gündür! Sen de onlarla bir­likte sadece kendini düşündüğünü ve Rabbinin

azab ve ceza­sından kurtulmaya çalıştığını haykırırsın. Allah katındaki değerlerine ve yüksek ma­kamlarına rağ­

men Âdem Safiyullah, İbrahim Halilullah, Musa Kelimullah, İsa Ruhullah ve Kelimetullah’tan herbirinin

Rabbinin şiddetli gazabından korkarak: “Nefsî nefsî!” diye ses­lendiği bir günü ne zannedersin?! O günkü

korkun, tela­şın, üzüntün ve endişenle kendini onlarla mukayese edebi­lirmisin?